Bazen yıllarca birileri ile beraber olursun..
Sanırsın ki, artık sen onun hücre sıvını tanıyor, o da senin gen sarmallarını..
Ama günlerden bir gün, bişiler olur ve yaşamın mihenk taşında sınamak gerekir kim kimi ne kadar tanıyor diye..
Ve birde bakarsın ki, boşa geçmiş onca zaman, ne o senin gen'ini görebilmiş,nede sen onun yüreğinin kırmızı hücrelerini..
Onca zaman, ine ine inebildiğiniz derinlik ,ancak yürek kapısına kadarmış üç beş basamak...
Ve için acır, geçen onca boşa ZAMAN'mıdır,yoksa kabusa dönmüş DÜŞ'müdür yüreğini dağlayan,bilemezsin, hiçte anlayazsın acıdan...
Ve şaşkınsındır, içinde yıllar boyunca özenle sıra sıra dizilmiş dominoların,mini minnacık bir micro saniyede nasıl oluyorda peşpeşe böylece devrilmesine..
Ve bilemez haldesindir,içinde ki devrilmişlerin yerine neyi dizeceğini yeniden...
Bilsen bile geçmiştir zaman,
hoş bile değildir ki artık gök kubbede sedası kalan,
söylesende keşke öyle,bari bir nebze teselli bulsan.
İşte öylece kaka kalmışlığın kara deliğin kapısındasındır artık, tek başına ve çaresiz...
Ve düşersin içine ,tepe taklak, vura vura duvarlarına, umutlarını o pespembe hayallerini çarpa çarpa inersin, zifiri karanın girdabında bilinmezliklere,ötesine zamanın, düşer,düşer ve hep düşersin,çığlıkların kadersiz ....
İşte o an,bitikliğin son noktasıdır, OLMAMAK'lığın dayanılmaz acısında...
Ama bazende başka şeyler olur yaşamın bilinmezliğinde, düşünürken dünyanın acımasızlığını,iş yerinde ki patronunun aymazlığını,düşünürken bakkal manav borcunu, yürürken kredi kartının salya sümük takibinde, öylesine dalgın dalgın yalnızlığın sokaklarında, hiçlikteyken çevrende ki çoklukta, ayağına çamur, yüreğinde hüzün bulaşıkken,yağmurlu bir günün akşama sarmış griliğinde umutsuz..
nasıl olur,niye olur hiç bilinmez,bir köşenin dönüşünde,yokken hesapta hiç, aniden çarpıverisin diğer taraftan bir dönene.
İşte o an, sanki bir kozmik alacakaranlığın içinden geçersin saniyenin milyonda birinde ve sanki düşüveririsin apansız çarptığın yüreğin taaa en dibine.
Ve görürsün hücresini de ,sıvısını da,yüreğinin kan kırmızısını da o an,
Ve daha o an büyülenir, gen sarmalına takılır kalırsın bir daha çözülmemecisine, gönül sarhoşluğunun küfesinde..
Ve pervane olursun işte o an, kristalden oluşmuş billur ışığına onun, artık an be an onu yaşar,etrafında dönersin sonsuza o, kısacık sonsuza, sonu hiç olmayan sonsuza, üstelik bile bile ..
Yıllarca başkalarının yüreklerinde inemediğin merdivenleri üçer beşer inmişsindir bu kez, hatta inmemişte düşmüşsündür kestirmeden...
Yüz yıllık serüven nasıl olmuşturda sığmıştır o bir mikro saniyeye..
Ve garip olan, o da çıkıvermiştir basamakları koşar adım,çıkıvermiştir bir nefeste bilmediği bu yüreğe merdivensiz,
sanki çıkmamışta tutuvermiş elinden senin, tutupta çekivermiş kendisini fütursuzca,teklifsiz..
Ve böylece yerleşivermiştir en sivri ucuna yüreğinin,hiç sana sormaksızın hemde, hemde aniden,kırk yıllık sahibi imişcesine hemde..
O an,hasretiyle bin yıldır çatlak çatlak kurumuş yüreğine düşmüş bu bir tutam sevgiyi kana kana içtiğin andır...
işte o an, varoluşun zirvesidir, OLMAK'lığın büyülü semalarında...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder