13 Aralık 2008 Cumartesi

BAKMAYIP GÖREBİLMEK

Biri var,
"bir dost"...

Yüreği billurlardan saydam,ruhu pembelerin toz pembesi,
minicik kristal yüreğinde çağlayanlar var sanki...
Nerden,nasıl çıkıp geldiği hiçte bilinmeyen, yeni zamanlara eskilerden hediye bir filozof sanki,
ipek ibrişimlerle danyel dantel ördüğü yüreğinden süzdüğü çağıl çağıl sevgileri damıtıp sebil gibi dağıtan,
çoktan bu dünyadan yitip gitmişlikleri, zaman cöplüğünden bulup bulup geri getiren,
bir hokkabaz gibi her seferinde şapkasından güzellikleri çıkartan,
bir palyaço gibi sanki , "neydi mutluluk" diyerek, sevgisiz kalanlara biteviye mutluluk dağıtan,
Ve her an" hiçbir zaman vazgeçilemeyecekleri " bize sürekli hatırlatan,
Vazgeçilemeyeceklerin en başına da "Benim için olmazsa olmaz, sevgili dostlarımdır"'ı koyan .....
Duydum ki "öylesine dağınıkmış ki kafası onun bugünlerde, yine mutsuzmuş o,ne yaparsa yapsın yaşam"
Kedinin miyav'ında, köpeğin havlaması'nda, manavda ki yazdan kalma kiraz'ın tadında ki mutluluğu göremez olmuş, oysa o değilmiydi ki;

" Yaşadığın anı yakalamakta farkındalıktadır,mutluluk kısacık saniyelerin içinde yakalanan yüzümüzü gülümseten küçücük şeylerdir.Büyüklerimiz der;büyük şeyler bekleyenler,küçük şeylerde ki güzellikleri kaçırır.. Boşuna değildir bu aslında..Yaşadığımız her anın içinde ki en ufacık şeyin bile farkına varalım,her zaman küçük şeylerdedir mutluluk" diyerek ruhumuzu zenginleştiren ?
Hayatı sorguluyormuş şimdilerde, " Seçme saçma bir şiir yazdım, bu günlerde neden böyle saçmalıyorum ? Bir suyun içindeyim,su tükeniyor" diyerek....
Tavşan kanı demininde ki çayı eşliğinde Öykü'leri ile hep bize dikte ettiği "küçük şeylerdedir mutluluk" söylemlerini, "bakmakla kalmayıp görelim, hissederek yaşayalım" önerilerini bu kez kendisi göz ardı ederek.....
Evet bazen saçmalar insan, saçmalamak belkide tazelenmenin sancısıdır,ama suyu tüketmemek gerek, çünkü gidilecek daha çok liman var bu hayatta.
Hani "en başa koyduğu" şey vardı ya vazgeçemediklerinin en üstündekiler hani, "benim için olmazsa olmaz, sevgili dostlarımdır" dediği şeyler vardı ya, işte onlar,onlara su lazım, öykü'nün bordasında liman liman gezmeye sırılsıklam tutkulu artık onlar...
Ve hep o el uzatacak değilya, bak bu kez onların eli uzanmış sana, tut dostum ,olmazsa olmaz dost ellerini tut ve yeniden çık bordaya, bak uzakta yeni limanların ışıkları parlıyor...Ve limandan kedilerin miyav, köpeklerin hav sesleri duyuluyor, bak görüyormusun tepelerde ki kiraz ağaçlarını?...
Hayat, herşeye rağmen güzel sevgili dostum, dediğin gibi, küçücük küçücük mutluluklarıyla,belkide küçücük küçücük hüzünleriyle, hissedene, bakmayıpta görene güzel...

OLMAK YA DA OLMAMAK..

Bazen yıllarca birileri ile beraber olursun..
Sanırsın ki, artık sen onun hücre sıvını tanıyor, o da senin gen sarmallarını..
Ama günlerden bir gün, bişiler olur ve yaşamın mihenk taşında sınamak gerekir kim kimi ne kadar tanıyor diye..
Ve birde bakarsın ki, boşa geçmiş onca zaman, ne o senin gen'ini görebilmiş,nede sen onun yüreğinin kırmızı hücrelerini..

Onca zaman, ine ine inebildiğiniz derinlik ,ancak yürek kapısına kadarmış üç beş basamak...
Ve için acır, geçen onca boşa ZAMAN'mıdır,yoksa kabusa dönmüş DÜŞ'müdür yüreğini dağlayan,bilemezsin, hiçte anlayazsın acıdan...
Ve şaşkınsındır, içinde yıllar boyunca özenle sıra sıra dizilmiş dominoların,mini minnacık bir micro saniyede nasıl oluyorda peşpeşe böylece devrilmesine..
Ve bilemez haldesindir,içinde ki devrilmişlerin yerine neyi dizeceğini yeniden...

Bilsen bile geçmiştir zaman,
hoş bile değildir ki artık gök kubbede sedası kalan,
söylesende keşke öyle,bari bir nebze teselli bulsan.
İşte öylece kaka kalmışlığın kara deliğin kapısındasındır artık, tek başına ve çaresiz...
Ve düşersin içine ,tepe taklak, vura vura duvarlarına, umutlarını o pespembe hayallerini çarpa çarpa inersin, zifiri karanın girdabında bilinmezliklere,ötesine zamanın, düşer,düşer ve hep düşersin,çığlıkların kadersiz ....
İşte o an,bitikliğin son noktasıdır, OLMAMAK'lığın dayanılmaz acısında...
Ama bazende başka şeyler olur yaşamın bilinmezliğinde, düşünürken dünyanın acımasızlığını,iş yerinde ki patronunun aymazlığını,düşünürken bakkal manav borcunu, yürürken kredi kartının salya sümük takibinde, öylesine dalgın dalgın yalnızlığın sokaklarında, hiçlikteyken çevrende ki çoklukta, ayağına çamur, yüreğinde hüzün bulaşıkken,
yağmurlu bir günün akşama sarmış griliğinde umutsuz..
nasıl olur,niye olur hiç bilinmez,bir köşenin dönüşünde,yokken hesapta hiç, aniden çarpıverisin diğer taraftan bir dönene.
İşte o an, sanki bir kozmik alacakaranlığın içinden geçersin saniyenin milyonda birinde ve sanki düşüveririsin apansız çarptığın yüreğin taaa en dibine.
Ve görürsün hücresini de ,sıvısını da,yüreğinin kan kırmızısını da o an,

Ve daha o an büyülenir, gen sarmalına takılır kalırsın bir daha çözülmemecisine, gönül sarhoşluğunun küfesinde..
Ve pervane olursun işte o an, kristalden oluşmuş billur ışığına onun, artık an be an onu yaşar,etrafında dönersin sonsuza o, kısacık sonsuza, sonu hiç olmayan sonsuza, üstelik bile bile ..
Yıllarca başkalarının yüreklerinde inemediğin merdivenleri üçer beşer inmişsindir bu kez, hatta inmemişte düşmüşsündür kestirmeden...
Yüz yıllık serüven nasıl olmuşturda sığmıştır o bir mikro saniyeye..
Ve garip olan, o da çıkıvermiştir basamakları koşar adım,çıkıvermiştir bir nefeste bilmediği bu yüreğe merdivensiz,
sanki çıkmamışta tutuvermiş elinden senin, tutupta çekivermiş kendisini fütursuzca,teklifsiz..
Ve böylece yerleşivermiştir en sivri ucuna yüreğinin,hiç sana sormaksızın hemde, hemde aniden,kırk yıllık sahibi imişcesine hemde..
O an,hasretiyle bin yıldır çatlak çatlak kurumuş yüreğine düşmüş bu bir tutam sevgiyi kana kana içtiğin andır...
işte o an, varoluşun zirvesidir, OLMAK'lığın büyülü semalarında...

TUT ELİMDEN......

Hani yaratılışta duygular yüklenmiş ya her birimize..
Üçü beşi bir arada hani...
Kimimize nefret çok konmuş taşarcasına, kimimize vefasızlık, bir diğerimize hırs, ötekimize ihanet doldurulmuş kepçe kepçe, berimizdekine sevdasızlık tepeleme.
Peki ya Sevgi? Çok azmış galiba.Ya üretilmemiş fazlaca, ya da unutulmuş kıyıda köşede nedense..
Çoğumuz mahrum kalmışız ondan, son anda belki bazılarımıza birer kaşık ya düşmüş, ya da düşmemiş o telaşın içerisinde..
O gündür bugündür hep eksik kalmış ruhumuzun aroması, ıssız derinliklerinde..
Kimi zaman çok üşümüş, sürekli kutup ayazında kalmışcasına ruhumuz, kiminde çatlak çatlak kalmış kızgın çöllerin sıcağında kavuruluyormuşcasına, kiminde ise ıslak ıslak olmuş sanki ekvatorun yağmur ormanlarında......
Ama hep aramış insanın oğulları kızları onu, binyılların derinlerinde, yüzyılların karanlık arka sokaklarında, kiminde imitasyonunu bulmuş koymuş yüreğine, kiminde platoniğini, ruhuna bir damlacık soba olsun diye..
Bazen bir mucize olupta rastlayıverdiğinde aniden gerçeğine, "tut elimden" diye haykırsada çığlık çığlığa kızı oğlanı insanın,o naif, o nedide mücevheri tutmayı beceremeyenlerin ellerinden usulcacık ve sessizce kaymış gitmiş düşler ülkesine yeniden sevgi, ardından acılı damlacıklar bırakarak gözlerde, yüreklerde burukluklar...
İstedim ki, burası işte o düşler ülkesi olsun, istedim ki gelsin tutsunlar onu, iki elinden birden,sevginin susamış insanları.
Tuttukları bir ikiz yürekmidir, ya da bir annenin şefkatli ellerimi, bir bebeğin masum tebessümümü, ya da ne bileyim bir çiçeğin, böceğin,taşın, toprağın, gökyüzündeki yıldızın, denizlerde ki pırıltılı yakamozlarının albensimi?
Ne fark eder ki, içinde sevgi olsunda neyin elini tutarsa tutsunlar bana ne ki, yeter ki içlerini ısıtsın tuttukları el, bu kalabalıklar içinde ki yapayalnızlıklarını paylaşsınlar, içine sevgi yüknenen şanslılar sevgiden mahrum kalmışlara birer damla sunsunlar, o yeter bana...
Burası sizin,siz sevgiye susamış çatlak çöller ile siz sel olmuş akan sevgi pınarlarının biribirilerinizin ellerinden sımsıkı tutarak ruhlarınızı kana kana sulayacağı,gökyüzüne en yakın vaha burası...
Cyrano.....